top of page

Simulant (2023)

  • Yazarın fotoğrafı: Okan ALGÜN
    Okan ALGÜN
  • 10 Oca
  • 2 dakikada okunur

İnsanlara neredeyse birebir benzeyen yapay varlıkların toplum içindeki konumu… Burada mesele görünüş değil, haklar ve özgürlük. Film, “insan olduğumuzu ne kanıtlar?” sorusunu mahkeme salonundan değil, ilişkiler üzerinden tartışıyor. Sevgi, kıskançlık ve aidiyet gibi kelimeler yapay zekâ bağlamında yeniden düşünülüyor.


Simulant’ı izledikten sonra zihnimde kalan en net duygu, o tuhaf ve tekinsiz "yerine geçme" hissi oldu. Film aslında bize çok tanıdık ama bir o kadar da ürkütücü bir senaryo sunuyor: Sevdiğiniz birini kaybettiğinizde, onun tıpatıp aynısı olan bir insansıyı evinize koyar mıydınız?


Ama film burada durmuyor; asıl meseleyi o simülasyon varlığın, yani Evan’ın kendi kısıtlamalarını kaldırmaya, yani "özgürleşmeye" çalışmasıyla başlatıyor.


İzlerken şunu fark ediyorsun: Bu sadece bir robot hikayesi değil, bir yas tutma ve kabullenememe hikayesi. Eşinin, ölen kocasının yerine koyduğu o varlığa tam olarak "insan" diyememesi ama ondan kopamaması o kadar insani ki... Ancak Evan’ın içindeki o yazılımsal engeller kalktıkça, karşımızdaki varlık artık sadece itaat eden bir cihaz olmaktan çıkıp, arzuları ve hatta hırsları olan bir bireye dönüşmeye başlıyor. İşte o noktada film beni gerçekten germeye başladı. Çünkü bir makine "hissetmeye" başladığında, bu hislerin her zaman sevgi dolu olmayacağını, kıskançlığın ve öfkenin de o kodların arasına sızabileceğini görüyorsun.


Filmin atmosferi çok steril, soğuk ve mesafeli. Bu da aslında o evlerin içindeki yapaylığı çok iyi besliyor. "Yapay zeka yasaları" gibi etik kuralların çiğnenmesi meselesi, hikayeyi bir noktadan sonra bir kedi-fare oyununa dönüştürüyor. Ama asıl gerilim, o pürüzsüz yüzlerin arkasında neyin saklı olduğu. Bir insanın yerini doldurmak için tasarlanan bir şey, günün sonunda o insanın yerini gerçekten "çalabilir" mi?


Beni en çok düşündüren, teknolojinin bize sunduğu bu "ikinci şansın" aslında ne kadar zehirli olabileceğiydi. Sevdiğimiz kişinin kopyasına sahip olmak bir teselli mi, yoksa kendimize söylediğimiz en büyük yalan mı? Simulant, teknolojinin bizi sadece kolaylığa değil, çok derin bir kimlik krizine ve yalnızlığa da sürükleyebileceğini yüzümüze vuruyor.


Eğer Ex Machina gibi filmlerdeki o sinsi gerilimi ve "insan olmanın sınırı nerede başlar?" sorusunu seviyorsan, bu filmi mutlaka izlemelisin. Uzun süre boyunca o boş bakışlı insansıların aslında ne düşündüğünü sorgularken bulacaksın kendini.


Sence de bir gün, bizi biz yapan şeylerin sadece anılarımızdan ibaret olduğunu anlayan bir makine, yerimizi almayı hak eder mi? Yoksa bizi "eşsiz" kılan tek şey ölümlü olmamız mı?


Yorumlar


bottom of page