Codebreaker - Alan Turing
- Okan ALGÜN

- 10 Oca
- 2 dakikada okunur
Codebreaker’ı izledikten sonra, The Imitation Game’in o parıltılı sinematografisinden çok daha farklı, çok daha çıplak ve sarsıcı bir gerçeklikle karşı karşıya kaldım. Bu yapım, bir filmden ziyade Alan Turing’in zihninin derinliklerine yapılan hüzünlü bir otopsi gibi. İzlerken kendimi bir dâhinin başarılarını alkışlarken değil, bir insanın ruhunun adım adım nasıl yok edildiğine tanıklık ederken buldum. Dramatize edilmiş sahnelerle belgesel anlatımının o kadar dengeli bir birleşimi var ki, Turing’in tedavi adı altında maruz kaldığı kimyasal şiddeti izlerken modern dünyanın üzerine inşa edildiği o temellerin ne kadar büyük bir trajediyle atıldığını hissediyorsun.

Beni bu yapımda en çok etkileyen şey, Turing’in sadece bir "şifre kırıcı" olarak değil, bir filozof ve doğa aşığı olarak ele alınmasıydı. Bilgisayarların babası sayılan bu adamın, papatyaların yapraklarındaki matematiksel dizilime olan hayranlığı veya biyolojik formların nasıl oluştuğuna dair kafa yoruşu, onun zekâsının sadece makinelerle sınırlı olmadığını gösteriyor. Ancak tüm bu evrensel merakın, dönemin dar görüşlü yasaları tarafından bir "suç mahalli" haline getirilmesi gerçekten kan dondurucu. Film, Turing’in son yıllarındaki o ağır depresyonu ve devlet eliyle uğradığı zorbalığı o kadar samimi bir dille aktarıyor ki, teknolojiye yön veren o devasa zekânın, bir odada yalnız başına elindeki zehirli elmaya bakışını hayal etmek insanın içini parçalıyor.
İzleyiciye kattığı en büyük değer ise sanırım şu: Bize sadece bir başarı öyküsü anlatmıyor, kolektif bir pişmanlığı hatırlatıyor. Bugün yapay zekâyı, algoritmaları ve dijitalleşmeyi konuşuyorsak, bunu her anı izlenen, yargılanan ve sonunda ölüme sürüklenen o "suçlu" ilan edilmiş adama borçluyuz. Codebreaker, adaletin her zaman yasalarla sağlanmadığını, bazen yasaların en büyük adaletsizliği bizzat kendisinin yarattığını yüzümüze vuruyor. Filmi bitirdiğimde zihnimde şu düşünce yankılandı: İnsanlık, bir insanın zihninden yararlanırken neden onun kalbine sığamadı?
Bu yapımı izledikten sonra, bugün kullandığımız her ekranın, her işlemcinin arkasında sadece kodlar değil, susturulmuş bir adamın sessiz çığlığı olduğunu daha iyi anlıyorsun. Kendine sormadan edemiyorsun; eğer Turing o karanlık sona itilmeseydi, teknoloji dünyası bugün kim bilir kaç on yıl daha ileride olurdu? Bu film, sadece bir hayat hikayesi değil, toplumsal bir özür dileme çabası gibi.
Sence de bir toplumun kendi kurtarıcısını bu kadar kolay kurban edebilmesi, tarihin bize bıraktığı en acı ironilerden biri değil mi? Eğer Turing bugün yaşasaydı, modern dünyadaki o "farklılıklara saygı" söylemlerine inanır mıydı yoksa yine kendini o gizli dünyasına mı hapsederdi?








Yorumlar