JUNG E (2023)
- Okan ALGÜN

- 10 Oca
- 1 dakikada okunur
Savaş teknolojisinin merkezine bilinç aktarımını yerleştiriyor. Bir askerin zihni defalarca kopyalanıp kullanıldığında, “kişilik” neye dönüşür? Beton gri tonlarla kurulan dünya, endüstriyel bir laboratuvar gibi. Film, teknolojinin sadece imkân değil, sömürü potansiyeli de taşıdığını yüzümüze açık biçimde söylüyor. Zekânın artması değil, onu kimlerin yönettiği belirleyici hale geliyor.

JUNG_E’yi izlerken şunu düşündüm: Bu bir bilimkurgu aksiyonu gibi dursa da aslında çok ağır, beton grisi bir trajedi. Film beni en çok, bir kahramanın zihninin sadece "verimli bir savaş yazılımı" olarak görülmesiyle sarstı. Düşünsene, efsanevi bir askersin, bir annesin; ama öldükten sonra zihnini kopyalayıp bir simülasyona hapsediyorlar. Sırf daha iyi bir savaş taktiği geliştirmek için o en travmatik anını, yani vurulduğun saniyeleri sana binlerce kez, her gün yeniden yaşatıyorlar.
İzlerken şunu hissettim: Teknoloji burada bir imkân değil, en saf haliyle bir sömürü aracı. Zekânın ne kadar geliştiği değil, o zekânın kimin "malı" olduğu her şeyi belirliyor. O laboratuvarın soğuk, endüstriyel havası insanın içine işliyor; sanki bir insanı değil de bir otomobil parçasını tamir ediyorlarmış gibi bir hissizlik var. İşin en can yakıcı tarafı ise tüm bu süreci yöneten kişinin kendi kızı olması. Bir evladın, annesinin hatırasını ve onurunu bu mekanik vahşetin içinden çekip çıkarmaya çalışması hikayeyi çok başka bir yere taşıyor.
Bence bu film bize şunu fısıldıyor: Biyolojik ölüm belki de en büyük özgürlüktür. Çünkü zihnini dijital bir mülk haline getirdiklerinde, artık acın bile senin olmaktan çıkıp bir şirketin envanterine giriyor. Eğer teknolojinin ruhu nasıl metalaştırabileceğine dair sert ve biraz da hüzünlü bir şeyler izlemek istersen, bu filme mutlaka bir şans vermelisin.
İnsanın kendi zihninin içinde hapsolması fikri seni de benim kadar huzursuz ediyor mu, yoksa sence bu bir tür ölümsüzlük sayılabilir mi?








Yorumlar